“ESKİ”

   İki insanın çok ama çok mutlu oldukları bir fotoğraf düşün. Klasik bir poz aslında bahsettiğim, “farkında olmadan” çekilenlerden…İlk cümledeki çocuksu, basit ve acemice vurgu da ondan: “Çok ama çok” 

Öyle bir fotoğrafına bakıyorum senin. Yanında başka bir gülümseme, senin yüzünde de öyle…
Sen herşeysin. Uyandığım gün, dokunduğum adam, bakıp da daldığım boşluk… Bu kadar kısa, bu kadar basit ve bu kadar da zor…
Geçenlerde sohbet sırasında-saçma sapan kelimelerin havada uçuştuğu ve aslında tek amacın beyindeki küfleşmeye yüz tutması beklenen düşüncelerden uzaklaşmak olduğu konuşmalardan– bir zaman makinesi icat edilse ve senede sadece bir gün geçmişteki bir saate geri dönme hakkımız olsa ne yapardık? sorusu geldi karşıma.
Hiç tereddüt etmedim. Senin kapıdan girdiğin  saate dönerdim çocuk. Başka bir seçenek yok.
Çok uzun zamandır yazmıyorum. Cümlelerimi fazla arabesk, klişe ve gereksiz buluyorum. Her aşk acısı- aslında bunu düzeltmek lazım “acı” değil “yok oluş” diyelim- aynı çünkü. Her insan aynı acıyı çekiyor. Kelimelerse sınırlı. “en çok ben sevdim”, “kimse benim gibi sevmedi” desek de bunu anlatmaya gelince aynı harflere, aynı kelimelere ve ne kadar “yaratıcı” olursak olalım aynı cümlelere mahkumuz.
Çok da uzatmaya gerek yok yani. Biri hayatımızdan gidiyor, bazen kendi isteğiyle, bazen bizim ona sessizce gönderdiğimiz mesajların sonucunda bazense yaratıcının iradesiyle…Ne fark eder ki? gidiyor işte. 
Bir yerde okumuştum. “Terk edilen değil terk edendir asıl yalnız kalan” diye. Doğruluk payı var. Giderken insan kendini olmadığı kadar güçlü hissediyor, “yeni” her ne varsa tanımak, deneyimlemek tabir caiz ise “içine çekmek” istiyor. Adımlar hızlı, adımlar heyecanlı ve pervasız…
Sonra mı? İşte o “sonra” biraz karanlık çocuk. Koskocaman bir kapının önünde ardına hiç bakmadan, hatta bir dönem tanrını kanıtı olduğunu düşündüğün sıcaklığı hafif tiksinti ile anımsayarak açıyorsun kapıyı.
Aceleden ellerin titreyerek, anahtarı düşürerek, yine de pes etmeden…Sanki bir hastalıktan, bir beladan, ölümün ta kendisinden kaçar gibi kaçıyorsun “sevdiğinden”…Cebindeki tek şey ise kapının ardındaki “yeni hayat”a dair duyduğun umut.
Peki var mı öyle bir hayat? Ya da şöyle sorayım: “Yeni” dediğin ne kadar yeni?  İşte tam da bu noktada düğümleniyorsun.
Merak ediyorum mutlu musun? bazen konuşuyoruz. Sesindeki titreşim tanıdık, gülüşündeki duraklama da öyle. Sanırım mutlusun. Benimle paylaştığın kadar mı? hayır. Daha mı çok? hayır. Peki, daha mı az? yine hayır. Ama mutlusun biliyorum. Bu, beni tuhaf bir şekilde rahatlatıyor.
Artık öğrendim, mutluluğun kişiye özel bir tasarımdan farkı yok. Mutluluk içinde bulunduğun ana, yanındakilere, üzerindeki kıyafete, yaşına, çalan müziğe, havadaki kokuya, bedeninle arandaki memnuniyet derecene göre değişiyor. Kısacası asla “aynı” olmuyor. 
Böyle anlarda imdadıma fotoğraflar yetişiyor. İyi ki icat edildi dediğim-tabii ki zaman makinasından sonra– şey onlar. Birlikte çekilmiş yüzlerce kareye bakıyorum. Yüzlerimize, gülüşlerimize, ellerimizin durduğu yere. Kimi zaman birbirimize dokunmuş kimi zamansa birbirimizden ölesiye sıkılmışız. 
Aralarda formalite icabından çekilen kareler de var. O anları anımsıyorum. İçindeyken değerini bilemediğim milyonlarca şey gibi “eşsiz”ler…Sana kızdığım, senden nefret ettiğim, keşke biraz uzaklaşsa dediğim, başka bir adamı hayal ettiğim, ses tonundan, oturup kalkmandan hatta nefes alışından rahatsız olduğum o anlar. Hepsi gökyüzündeki yıldızlar kadar sabit. Uzak, ulaşılmaz ama orada ve güzel.
Artık aşkın bir çeşit hastalık olduğu kanaatindeyim çocuk. Bir virüs giriyor kanına ve bir anda kendini girdabın içinde buluveriyorsun. Başta dönmek, döne döne ilerlemek güzel çünkü yalnız değilsin. Ne olacaksa “birlikte” olacak…Öyle zannediyorsun. Oysa aşk, tek kişilik bir girdap. Dibe batana kadar yaşadığın herşey senin kendi zihninde yarattığın ve kalbinle desteklediğin bir illüzyon. Tek gerçekse varacağın nokta yani dip. 
Ben sana dipten yazıyorum. Yukarı kafamı kaldırıp baktığımda gökyüzünü, yıldızları, etrafta dolanan insanların silüetlerini görüyorum…-bu noktaya uzun çabalar sonunda geldim, ilk başlarda sadece yere bakıyordum, dipten daha da dibe nasıl giderim? diye- 
görüyorum ama elimi uzatıp çıkmak istiyor muyum?
Yaşam tepemde bir yerde dikilmiş benim kafamı kaldırmamı bekliyor. Ailem, sevdiklerim, beni sevmeyi, üzmeyi, heyecanlandırmayı, kızdırmayı  vaat edenler. İnsanlar…bekliyorlar…
“yeniden” ? Değer mi?
“yeniden” Hak edildi mi?
“yeniden” O kadar güçlü müyüm?
sanmam.

(53 Posts)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *